"Tarih, bir anlamda halkların kutsal kitabıdır"
M. İ. Karamzin
Kenar Mahalle Çocukları
Selenge Yayınları
12.07.2014

Uygarlığın güya öncüsü ve kurucusu olduklarını savhunan Batılı bilim adamları, dünya halklarını medeniyet skalasında tasnife tabi tutarken, özellikle Türkleri, Amerika’nın yerli halklarını ve Afrikalı milletleri görmezden gelirler ve bazen de lutfedip incelenmeye değmez “kenar mahalle” kültürleri olarak takdim ederler.
Onlara göre Amerikalı yerlilerin uygarlıkları yoktur; barbar ve kültürsüzdürler. Afrikalılar zaten siyah, cahil ve geri kalmış lüzumsuz varlıklardır. Türkler ve Turani halklar, hem barbar, hem göçebe, hem yağmacı ve hem de parazit topluluklardır. Hatta Arnold Toynbee, “A Study of History” (Tarih Bilinci) adlı eserinin birinci cildinde, uygarlıkların tasnifini yaparken Türklerin adını bile ağzına almaz..

Onların ataları tarihin derinliklerinde, Milattan yüzlerce, belki binlerce yıl önce dünyanın her yerindeydiler, her yer onların, “beyazların”, “Ari”lerin yurduydu. Hindistan Arilerin yurduydu, nerden çıktığı bilinmeyen Dravidler ve diğer yerliler bu Ari insanları, Batılıların atalarını tenkil ve asimile ederek haritadan sildiler; yine de İngilizler binlerce yıl sonra lutfedip dedelerinin yurduna geri döndüler ve oradaki siyahi insanları akrabaları, en azından dil yönünden, o da tutmayınca hiç olmazsa sözcükler yönünden aynı kökten türeyen akrabaları kabul edip, uygarlıklarını onlara taşıdılar, hediye ettiler, şereflendirdiler. Bu arada sebep oldukları kıtlıklar yüzünden 30 milyondan fazla Hintlinin ölümüne sebep olmuşlarsa, böyle küçük şeyler üzerinde durulmaz, ayıp! Beyaz efendinin hatası yüzünden topu topu 30 milyon kenar mahalle dilberi ölmüş, lafı mı olur!

Orta Asya da “Ari”lerin yurduydu. Öyle söylüyor Batılı büyük bilim adamları! Milattan binlerce yıl önce ataları oradaymış. Türk mürk yokmuş ortada! İskitler İrani halkmış; dilleri Farsçaymış vs.. Ama nereden çıktığı, ne idüğü bilinmeyen Türkler birden mantar gibi bitip, Batılı beyaz efendinin atalarını tenkil ve asimile etmişler. Türk dediğin kim? Kenar mahalle dilberi! Uygarlığı var mı? Göçebe, barbar, yağmacı adamın uygarlığı mı olurmuş! Bu arada vicdan sahibi biri çıkıyor Batılı “Ari”, “beyaz efendi”nin sınıfından. “Esasen Avrupanın kendisine ait hiçbir şeyi yoktur; neyi varsa aslen Asya’dan almıştır; uyguladığı kültler ve Hristiyanlığın üstünü örttüğü şeyler de Asya kökenlidir. Ormanlarını şenlendiren hayvanlara, işgücü olarak kendisine yardımcı olan her şeye, insanı besleyen bitkilerin ana vatanlarına kadar her şeyinin kökeni Doğu ülkeleridir. Ama bir şey var ki, Avrupa bunları geliştirmesini bildi!” diyen Vivien de Saint-Martin’e koskoca bir tu-kaka! Nankör, nâmert, haramzâde! Asyalılar, kenar mahalle dilberleri kim ki, biz onlardan medeniyet alacağız, nankör!

Leon Poliak’ın altı ciltlik “Antisemitizmin Kökenleri” isimli kitabını okuduğumuzda ve orada anlatılanları Martin Bernal’ın “Kara Atena”sıyla birleştirdiğimizde, Batılıların Milat öncesi ve hemen sonrasında yaşayan ve kendileri gibi Batılı olan tarihçilerin Batı uygarlığının kökeninin aslında Eski Mısır ve Sami kültür ve ırkının istila ve etkileriyle oluştuğu şeklindeki görüşün neden bir kenara atıldığını anlıyoruz.

XIX. Yüzyıl başlarına kadar ne “Ari” kelimesi bilinirdi, ne de “Arya” ve “Aryani”. Teknolojik gelişim yarışının Batının lehine sonuçlanması ve aradaki farkın hızla açılmasının yanı sıra, Orta Doğu’da yapılan arkeolojik kazıların o güne kadar özellikle tarihçilikte birinci el kaynak olarak kullanılan Tevrat’ın “yalanlarla” dolu olduğu ortaya çıkınca Eskiçağ Modeli kendiliğinden yıkıldı. Artık Helen Uygarlığı’na öncülük ettiği kabul edilen Yahudi medeniyetinin esasen kendisinden önce yaşamış bölge uygarlıklarının bir kopyası olduğu anlaşıldığına göre, Herodot’un Doğu uygarlığı ile ilgili olarak yazdıkları bir kenara atılmalıydı. Örneğin Armand Berard şöyle yazacaktı: “Herodot, bize her şeyin Fenike’den ve Mısır’dan geldiğini beyhude yere anlatıp duruyor. Biz, sevgili yaşlı Herodot hakkında ne düşüneceğimizi biliyoruz, ama yine onların (Yunanlıların) kurumlarının, göreneklerinin, dinlerinin, törenlerinin, fikirlerinin, edebiyatlarının ve bütün ilkel uygarlıklarının da Şarktan alınmış olduğu gibi saygısızca bir varsayım karşısında, biraz da şok olarak irkiliyoruz.” Buna karşılık Eflatun’un Kritias’a söylediği şu sözler Batılı antisemitistler için çıkış noktası olacaktı: “Tanrı-kadının.. sizin doğduğunuz yeri seçmiş olması da, mevsimler pek ılık geçtiği için orasının üstün zekalı adamlar yetiştireceğini önceden görmüş olmasındandı.” Batı teknolojide doğuyu solladığına göre, bu, Eflatun’un işaret ettiği gibi, üstün zekalı adamlar yetiştiren ılık iklimli toprakların bir nimetiydi. Eflatun gibi bir üstad bu toprakların üstün zekalı insanlar yetiştirdiğini, tanrıların da bu yüzden o toprakları kendilerine üs seçtiklerini belirttiğine göre, buralarda yetişen “üstün zekalı beyaz efendi”ler dünyanın hakimi olmalıydılar. Bunun için;

a) Avrupa’da üstün zekalı beyaz efendilerin kalitesini düşürebilecek parazit tipler (başta Yahudiler ve Çingeneler) ortadan kaldırılmalı;

b) Kökü kutsal kitaplara dayandırılan bir teori ortaya atılmalı, bu yaygınlaştırılarak ve tüm dünyaya kabul ettirilerek, Batılıların Doğu ülkelerini istilasına haklı tarihi zemin bulunmalı;

c) Doğu uygarlıkları aşağılanmalı, yok sayılmalı; oralarda rastlanılan uygarlık harikaları başka halklara, özellikle de Batılılara veya tarihte onlarla uzak akrabalığı bulunan milletlere maledilmeli;

d) Batılıların atalarının tarihin derinliklerinde ve Milattan çok önceleri Doğu ülkelerinde, özellikle Orta Asya, Hindistan’da yaşadıkları, esasen buraların Batılıların uzak dedelerinin mülkü olduğu, ancak bu uzak ataların barbar halklar tarafından imha ve asimile edildikleri tezi yaygınlaştırılmalı ve girişilecek istila hareketlerinin, aslında bir istila değil, “torunların atalarının yurduna dönüşü” olduğu kabul ettirilmeliydi.

Bu saydığımız dört husus, yazarla okuyucu arasına girdiğimiz bu önsözde ele alınamayacak kadar derin kökleri olan bir konudur. Birkaç yıldır üzerinde çalıştığımız bu konu, kısmet olursa tarafımızdan kaleme alınan bir kitapla okuyucuya detaylı olarak sunulacaktır. Dolayısıyla burada konunun ana başlıklarına ancak atıflarda bulunulacaktır.

Hazırlanan teori çok yönlüydü. Önce bu teorinin tohumları Avrupa’da ekilmiş, bu tohumlar akedemik kadronun yanı sıra, siyasi kadroyu ve lider takımını hazırlamış, arkasından Doğunun sömürülerek hızlı Batılılaştırılması aşamasına geçilmiştir. Bu, bir nokdada Batı-Doğu, Siyah-Beyaz savaşıydı ve tabi ki Beyaz Efendi aşağılık siyah ırktan üstün gösterilmeliydi. Daha doğrusu Beyaz Irk yani Batı, diğer tüm ırklardan üstün olmalıydı. Örneğin siyahilere karşı Batılının bakışı şu şekildeydi: “Zenci ırkı.. siyah deri rengi, kıvırcık ya da yün gibi saç, basık kafatası ve yayvan bir burun ile dikkat çeker. Yüzün alt kısımlarının dışa doğru çıkık ve dudakların kalın olması, zencileri gözle görünür bir şekilde maymun soyuna yaklaştırmaktadır: Onların meydana getirdiği sürüler daima tam bir barbarlık aşamasında olmuştur.” Gobineau ise siyahiler için şöyle diyordu: “Siyah tür en aşağıdadır ve merdivenin dibinde bulunur. En ilkel biçimdeki hayvanca karakteri, ana rahmine düştüğü andan itibaren onun kaderi üzerinde etkili olur...” Siyahları en aşağı basamağa yerleştiren Batılı aydınlar, Sarı Çinli’yi Beyaz ırkın bir alt basamağında, fakat siyahilerin üstünde görüyorlardı. “Çok az fiziksel güçleri vardır ve uyuşukluğa eğilimlidirler... istekleri aptalca, iradeleri güçsüz ve dikkafalıdırlar.. Her şeyde bayağılığa eğilimlidirler. Fazla yüce ve derin olmayan şeyleri kolayca anlayabilirler..” Veya bir dizede “Küçük domuz gözlerinle, büyük domuz kuyruğunla; Yediğin sıçan, köpek, böcek, salyangozunla*... İğrenç Çinli John, tıkınıyor boyuna..” deniliyordu.

Batıda atılan ırkçılık tohumları meyvelerini vermekte gecikmedi. En üstün efendi olmayı kim istemez ki? Napolyon’un Mısır seferi sırasında yanında götürdüğü kitaplar arasında Plutarkhos’un “Yaşamlar”ı, İlyada, Ksenofon’un Anabasis’i ve Ossian adlı şiir kitabının bulunması bir tesadüf değildi. Hitler de bu teorinin yetiştirdiği siyasilerdendi. Onu belki de en çok etkileyen kişi Adem’in Ari, yılanın Sami olduğu görüşünü savunan Ernst’in görüşlerini paylaşan Paul Lagarde’un fikirleriydi. Lagarde, Hz. İsa’nın Celileli bir “Ari Yahudi” olduğunu ve Yahudalı “Sami Yahudiler” tarafından çarmıha gerildiğini, dolayısıyla gerçek Ari dinini bu urlardan temizlemek gerektiğini savunuyordu ve defalarca Yahudiliğin yok edilmesi ve Yahudilerin Madagaskar’a sürgün edilmesi talebinde bulunmuştu. Bu talep daha sonra Hitler’in tasarılarından biri haline gelecekti. Hitler’i motive eden fikirlerden biri de XIX. Yüzyılın sonlarına doğru Darwin’in teorisine uygun olarak ortaya atılan öjeni teorisidir. Buna göre pozitif öjeni unsurları içeren insanlar yani tercih edilen özelliklere sahip ebeveynlerin nesillerinin [Batılılar] çoğaltılması, negatif unsurlar içerenlerin [Doğulular] ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu teori Hitler’in aşırı ırkçı düşüncelerini adamakıllı tahrik etmişti. Sonuç, eğer rakamlar doğruysa, yaklaşık altı milyon insanın (büyük çoğunluğu Yahudi olmak üzere) itlafı oldu. İtlaf kelimesi burada tesadüfen kullanılmış değildir. Bir filozofun belirttiği gibi, olayların veya bir davranışın bir görünen sebebi vardır, bir de gerçek sebebi. Burada yazdıklarımdan dolayı kimse bu satırların yazarının Yahudi sempatizanı olduğunu düşünmesin. Müslüman kimliğimle böyle bir duygu beslemem asla mümkün değildir. Yahudilerin katlinin görünürdeki sebebi, atalarının Batılının sevgisi İsa peygamberinin katilleri olmasıydı. Acaba gerçekten bu yüzden mi katledilmişlerdi? Tarih kitapları çarpıtmalarla doludur. Leon Poliak’ı okurken gösterilen sebeplerin hiç de gerçeği yansıtmadığını görüyoruz. Örneğin Steven Runciman, Haçlı Seferleri adlı eserinin birinci cildinde, birinci Haçlı ordusu henüz Fransa’dan yola çıkmadan önce burada bir Yahudi katliamı yapıldığını kaydetmektedir. “Haçlı seferi için donanımını tamamlamak bir şovalye için oldukça pahalı bir keyfiyetti. Eğer rehin verebileceği arazisi veya başkaca mülkü yoksa Yahudilerden borç para almak zorundaydı. Fakat onun Hristiyanlık uğrunda savaşabilmek için, İsa’yı haça germiş olan bir kavim mensuplarının pençesine düşmesi doğru muydu?..” diye yazan Runciman, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Haçlı seferlerinin gezgin vaiz ve davetçileri, özellikle Kudüs’ü, İsa’nın haça geçirdildiği yerleri ileri sürmekteydiler. Bu suretle dikkatin, İsa’nın ellerinde bu kadar eziyet çekmiş olduğu bir kavme çevrilmesi kaçınılmazdı. Müslümanlar şimdiki düşmanlarıydılar; İsa’nın taraftarlarını takibata uğratıyorlardı. Yahudilerse hiç şüphesiz daha kötüydüler. Onlar bizzat İsa’yı takibata uğratmışlardı... Lorraine dükü Godefroi de Bouillon haçlı seferi hazırlıklarına başladı. Onun eyaletinde ortaya çıkan bir söylentiye göre dük, hareketinden önce İsa’nın ölümünün intikamını Yahudilerin kanıyla alacaktı...” Neticede çeşitli şehir ve kasabalarda küçük çaplı da olsa ardı ardına Yahudi katliamları gerçekleştirildi. Böylece özellikle Haçlı şovalyeleri, Fransız ve Alman asilzadeleri, zadegan sınıfı borçlu oldukları Yahudilerden kurtulmuşlardı. Yahudiler Avrupa’da sermaye piyasasını ele geçirmiş oldukları için katledildiler; Kudüs’te ise güya Müslümanlara yardım ettikleri için. “.. Küdüs Yahudileri topluca baş sinagoglarına kaçmışlardı. Fakat bunlar, Müslümanlara yardım etmiş olmakla suçlanmaktaydılar; bu sebeplerle onlara merhamet edilmedi. Bina ateşe verildi; bütün Yahudiler havraları içinde yanarak öldü... Kudüs’deki kurbanların sayısı hakkında kesin bir rakam verilemez; bilinen cihet bütün Müslüman ve Yahudi sekenenin öldürülmüş olduğudur.” Bu konuda daha pek çok tarihi belge ve delil sunulabilir, ama bizim konumuz Hristiyanların Yahudilere uyguladıkları katliam değil, bir olayın zahiri ve batınî sebepleri olduğu konusunda bir örnek vermekti. Neticede bugün Hristiyanla Yahudi kolkola gezmektedir ve zaten Kur’an’a göre “küfür ehlinin hepsi tek cephedir.” İki koldan hücum;

Hintililerin kutsal kitaplarının tarihleri Milat öncesinden birkaç bin yıl kadar geriye gitmektedir. Bu kitaplarda ve özellikle Veda’larda “Ari” kelimesi birkaç kez geçer, ama hiçbir zaman insanların rengi, ırkı, saç rengi, gözleri, burun yapısı, kanı vs. gibi özellikleri belirten bir kelime olarak kullanılmaz. Örneğin Caina Ansikpoledisi Ari’yi et yemeyen, canlılara zarar vermeme kuralını (ahimsâ) benimseyen ve Vardamâna’nın gerçek öğretilerine uyan kimse olarak tanımlamaktadır. Bu kelime, Hintlilerin kutsal kitaplarının yazıldığı tarihten bugüne kadar, binlerce yıl boyunca, bu anlamıyla kaldı, fakat 1870’lere gelindiğinde Batılı bilim adamları bu sözcüğe ırkî bir anlam yüklediler ve “Ari” kelimesi “beyaz insan”, “üstün insan”, “beyaz ırk” ve hatta “beyaz efendi” anlamları kazanıverdi. Bunu “Hint-Ari”, “Hint-Avrupai” terimlerinin icadı takip etti. İyi ama, Hintililerle Avrupalıların ne alâkası vardı ki, böyle bir terim ortaya atıldı? Onun da kılıfı hazırlandı ve “beyaz, üstün efendi” anlamı yüklenen “Arilerin” ata yurtlarının Kafkaslar ve Orta Asya olduğu, daha sonra Hindistan’a sarktıkları, orada yerli Dravidlerle savaşarak onları güneye çekilmeye zorladıkları hikayesi uyduruldu. Olmayan tarihi belgeler, hiç yapılmamış arkeolojik kazı dokumanları uyduruldu. Arkasından akrabalık iddiası ortaya atıldı ve Batı dillerindeki bazı sözcüklerle Hintçe ve Farsçadaki kimi sözcüklerin aynı kökene sahip olmasından hareketle, Arilerin vaktiyle bu topraklarda bulundukları, bir kısmının tedrici surette Batıya muhaceret ettiği, kalanlarınsa yerliler tarafından asimile edildikleri ileri sürüldü. Daha sonraları Hindistan İngilizler, Orta Asya Ruslar tarafından işgal edilirken, bunun bir işgal olmadığı, aksine torunların atalarının yurduna geri çıkıp geldikleri, bunda da eşyanın tabiatına aykırı bir şey olmadığı belirtildi. Bu durumda vaktiyle Hz. İsa’yı çarmıha geren Yahudilerden nasıl intikam alınmışsa, Milattan binlerce yıl önce beyaz efendilerin atalarını asimile ve imha eden Asyalılardan da intikam alınmalıydı. Nitekim Markoff Vtoroy, “Kazak-Kırgızlar Çingis ve Temur’un torunlarıdır. Bunun için Amerika Kızılderililerine ne gibi muamele yapılmışsa, biz de Kazak-Kırgızlara öyle muamelede bulunmalıyız” derken, Hindistan’da da E. V. Ramaswamy, “Hitler’in Yahudilere yaptıklarını biz de brahmanlara yapacağız!” diyordu. Onların brahmanlara ne yaptıkları ve yapacakları bizi fazla ilgilendirmiyor, ama bu dünya etme bulma dünyası olduğuna göre, Allah’ın hikmetinden sual etmek haddimiz değildir. Çünkü o brahmanlar da Hindistan’da Sakaların soyundan gelenlerin kökünü kuruttular.

İki koldan yapılan bu beyaz saldırının bir hedefi Yahudiler, Afrikalılar, Araplar, Hintliler ve Çinlilerse, diğer hedefi Türklerdi. Birinci hedefi Batılılar, ikinci hedefi Ruslar üstlendiler. Asıl maksat dünya nimetlerini beyaz efendiler arasında bölüştürmekti. Bölüştüler de. Günümüzde Irak’da olup bitenler bu bölüşme oyunun sadece bir parçasıdır. Silah üstünlüğüyle, teknolojik üstünlükle bir ülkeyi istila etmek işin fiziki tarafıdır, ama ondan çok daha önemli olan tarafı manevi istiladır ki, asıl tahripkâr ve kalıcı olan da budur. İnsanlar, uğradıkları fiziki zararların acısını, yaraları dindikten sonra unuturlar. Hafızalarda intikam hissi kalabilir; bu intikam alınabilir, unutulabilir veya küllenmeye bırakılabilir. Fakat manevi tahribat fiziki izler bırakmadığı için, insan dostunu düşmanını ayırt edemeyebilir ve çoğu kez de yanlış algılamalar veya algılatmalarla kendi kendini yer ve yok eder.

Bugünkü Avrupa medeniyetinin çökeceğini ilk haber veren kişi Oswald Spengler’di. Arnold Toynbee de aynı tehlikeyi görmüştü, ama Spengler gibi teslimiyetçi bir çizgi takip etmek yerine, kadere karşı direnmenin mümkün olabileceğini savunuyordu. “Sömürüye dayalı Avrupa uygarlığının bir tehlikeyle karşı karşı olduğu görüşünden hareketle 1905’de Londra’da düzenlenen ve 1907 sonuna kadar devam eden konferans neticesinde sunulan raporda önce şu soru sorulmuştu:

“-Batı sanayi devriminin birikimleri ve modern teknoloji bu bölgeye (Akdeniz’e sınır olan ülkeler ve Orta Asya) girerse ne olur? Eğer bu halklar bilim, eğitim ve kültüre ağırlık verirse ne olur? Eğer bu bölgede yaşayan halklar bağımsızlıklarını elde eder ve kendi tabii servetlerine sahip çıkarlarsa ne olur?”

Bu soruya şu cevaplar verilmişti:

“İşte o zaman sömürgeci imparatorluklar sonlarını getirecek bir darbe alırlar, sömürge rüyaları sona erer; imparatorluğun ana damarları kesilir ve Roma ve Bizans imparatorluklarının çöktüğü gibi çöker”.

Sonra da Batı emperyal hakimiyetinin hiç olmazsa bir yüz veya iki yüzyıl daha devam edebilmesi için şu teklif getirilmiştir:

a) Ortak çıkarları olan bu devletler bu bölgeyi parçalara ayırmaya... halkını bölünmüş, gericilik ve cehalet içinde bırakmaya devam etmelidirler.

b) Bu bölgede Asya’yı Afrika’dan ayırmalıdır. Konsey, bunun için güçlü ve yabancı, Avrupa’yı eski dünyaya, aynı zamanda her ikisini Akdeniz’e bağlayan köprüyü elinde tutan bir insan engeli konulmasını tavsiye eder.. Ta ki, bölgede emperyalizmin dostu ve bölge halkının düşmanı dost bir güç oluşsun.

Raporun devamında bu hedefe ulaşılabilmesi için öncelikle Akdeniz’e kıyısı olan devletlerde yaşayan halkların dillerinin bozulması, cahil bırakılmaları ve aşiret yapılarının ön plana çıkarılması tavsiye edilmektedir.

Asya ile Akdeniz zaten Ruslar eliyle birbirinden ayrılmıştı. Asya’da Türkistan’da tek olan halk ve dil, halklara ve dillere ayrıldı. Böylece Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı olan adımız birden Türk olurken, Türkistan’da yaşayan soydaşlarımızın adları Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Uygur, Azeri oluverdi. Tabi ki Azerice, Kazakça, Kırgızca, Türkmence, Özbekce vs.. dilleri ortaya çıktı. Bunlar için hep Moskova’da sözlükler hazırlandı ve basılarak söz konusu ülkelere gönderildi. Diğer küçük Türk kabilelerinin dilleri de incelenerek ayrı lehçeler haline getirildi ve birbirinden tamamen koparıldı. Akdeniz’e sınır olan ülkelerde ise ilk önce dillerine el atıldı. Suni sözcükler, uydurma kelimeler yaratılarak diller dejenere edildi. Arap ülkelerinde “Modern Arapça” adıyla başlatılan akım, Arap dilinde hiç olmayan kelimeler türetti ve sözlüklere girdirdi. Böylece “eski, klasik Arapça” ve “Modern Arapça” ortaya çıktı. Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin konulmasını teklif eden Araplar bile türedi. Türkiye’de ise İslamiyetle olan bağları zayıflatmak için bir yandan Arapça, Farsça kökenli kelimeler atılıp, yerine hangi kurala dayınalarak uydurulduğu bilinmeyen sözcükler konuldu. Diğer yandan harflerde değişiklik yapıldı. Muhammed Muhammet, Seyfeddin (Dinin kılıcı) Seyfettin (incirin kılıcı), kitab kitap oldu. Sonuçta Ömer Seyfeddin gibi son derece arı Türkçeyle yazan bir yazarımızın hikayeleri dahi son otuz yılda üç defa sadeleştirildi ve orijinalinden eser kalmadı. Yani Türk gençliği her on yılda bir dil değiştirdi. Akabinde akademik kitapların dilini hemen hemen hiç anlamayan, üç yüz kelimeyle zar-zor konuşan bir nesil yetişti.* Televizyonlarda sunulan bilgi yarışmalarına katılanların en basit sorular karşısında dahi nasıl bocalayıp kızardıklarını ibretle seyrediyoruz. Kendi ülkesini, coğrafyasını, tarihini bilmeyen, kısacası atlanınca atasını tanımayan bir tele-vole, paparazzi nesille başbaşa kaldık. Diğer bir deyişle mankurtlaştık!

Aynı süreç Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde işledi. Orada da mankurtlaşmış nesiller yetişti. Tarih diye yalnızca Rus tarihi okutulan, Türk tarihiyle ilgili hiçbir şey okutulmayan ve Türklükleri unutturulan nesiller..

Osmanlıların, Avrupa’nın parçala-yut politikası uygulayıp, Ari tezleri, Aryani teorileri ve emperyal planlar geliştirdikleri günlerde, başlarına örülen çoraplarla uğraştıkları uzun dönemde kabuğunu yarıp çıkamayan din adamları, önünü göremeyen tarihçiler yetiştirmesi kaçınılmazdı. 120 yıllık Sovyet istilası döneminde Orta Asya’da ve İdil-Ural çevresinde Türk tarihçisinin çıkması zaten beklenilemezdi.

Batı tarihi yazılırken Türkleri ve tabi ki Osmanlı’yı yok saymak mümkün değildi; ama Orta Asya tarihini yazanlar, özellikle Ruslar Türkleri yok saymayı, görmezden gelmeyi tercih ettiler. Bunu bazen aradaki düşmanlıktan, bazen baskıcı rejimin ve hükumetlerin korkusuyla yaptılar. Tarihte bu bölgede yaşayan tarih öncesi halkları Türkten başka her hangi bir halka, özellikle de İranilere yamamaya çalıştılar. Tarih öncesi uygarlıkların ve halkların, dillerinin, kültürlerinin İranîlere yamanma gayretleri, muhtemelen, İranîlerin de Ruslar gibi Ari ırktan (!) geliyor olmasıdır. Bunun da iki amacı olabilir: Rusların Orta Asya işgalini haklı ve tabii göstermek ve Türkleri Ural-Altay eteklerinin dışında kalan her yerde istilacı olarak görmek.

Michel Danino, “L’Inde et l’Invasion de nulle part” (Hindistan ve Hayali İstila) adlı eserinde şöyle der: “En az iki bin yıldır halklar ve uygarlıklar inkâr derecesinde peşin hükümlerin konusu olmuşlar; bunlar, kendilerine savunma imkanı verilmeksizin, ırkî ve kültürel yönden aşağı olmakla suçlanmışlardır.” Birkaç örnek verelim: Kuzey Amerika’da, iki yüzyıl önce Midwest vadisinde binlerce yıllık eski suni tepeler bulundu. 390 metre uzunluğunda ve uzaydan görülebilen tek cisim olan Ohio Büyük Yılan’ı da bunlardandır. Bilim adamları, tüm politikacılar ve sayısız uzman, bu devâsâ tepelerin vahşi Kızılderililerin eseri olmasının imkansızlığını belirttiler ve aksine bunların Vikinglere veya Atlantid artığı Hindous işgalcilere ait olmasını münasip gördüler. Çünkü “Amerika Kızılderilileri vahşi olduğuna göre, onların ataları bu binaları yapabilecek teknik kapasiteye sahip olamazlardı.” Sonuçta bunların yerli halk tarafından yapıldığının itiraf edilmesi için tam yetmiş yıl geçmesi gerekti. Afrika’da Büyük Zimbabve harabeleri ortaya çıkarıldı ve bunların ileri bir uygarlığın eseri olduğu ileri sürüldü. İngiliz işgalciler uzun yıllar boyunca bu harabeleri Süleyman peygamberin, Saba melikesinin veya Fenikelilerin eseri olduğunu iddia ettiler. Çünkü böyle bir şey “siyahların uygarlığı”yla mütenasip olamazdı. Keza Brandberg (şimki Namibya) kaya resimleri Mısırlılara veya Gritlilere atfedildi. Bu durum 1960’a kadar böyle devam etti ve ırkçı yönetim bunun yerlilere ait olabileceği görüşünü şiddetle reddetti. Zamanın en iyi kaya resim uzmanı rahip Henri Breuil, ısrar ve inatla, peşin hükümlerle, sonuna kadar bunların Gritlilere veya Yunanlılara ait olduğunu iddia etti. Ama sonunda bunların Buşmanların atalarına ait olduğu ortaya çıktı.

Genelde mağlup bir halkın tarihini fatih milletin yazdığı söylenir, ama artık onların

yerini tarihçi, arkeolog ve etnologlar almıştır. Bu sınıf siyasi baskı altına alınmıştır. Şayet onlardan biri söz konusu kültürün yerli halkın eseri olduğunu belirterek resmi tarih ideolojisine aykırı bir görüş belirtir ve çok başarılı deliller ileri sürerse, hemen baskı altına alınır, ağır ithamlara, bazen de yıldırma hareketlerine maruz kalırlar. Rusya’da böyle olmuştur. Bu kıtanın tarihinde Türkler vardır diyenler baskıya maruz kalmış, kimisi bir bahaneyle hapsedilmiş, kimisi ülkesini terkedip kaçmaya mecbur olmuştur. Birincisine L.N. Gumilev’i, ikincisine G. Vernadsky’i örnek gösterebiliriz. Türklere uygarlık tarihinde bir yer verilmek istenmedi. Beyaz efendilere göre Türkler, vahşi, barbar, göçebe, kana susamış, yağmacı ve tahripkâr bir halktır. Parazittir; insanlığa hiçbir katkısı olmamıştır. Örneğin Çinliler uygar, kültürlü ve medeni bir halk, Türklerse barbar ve yağmacı olarak takdim edilmiştir. Ama Amerikalı Sinolog E. H. Schafer, Semerkand’ın Altın Şeftalileri adlı eserinde uygarlık tarihinde en muhteşem dönemini T’ang hanedanı zamanında yaşayan Çin’in ithal ettiği malların çok büyük bir kısmının Türkistan’dan geldiğini; sanatçıların, ipek ustalarının, dokumacıların Semerkant ve Taşkent’den gittiğini belgeleriyle ortaya koymakta, hatta daha Çinliler tiyatronun ne olduğunu bilmedikleri günlerde Semerkand’dan bir Türk tiyatro ekibinin Çinde oyunlar sahnelediğini, Türk musiki grubunun T’ang sarayında konser verdiğini göstermektedir.

Bir milletin, tarihteki gurur verici haklı yerine alması için bünyesinden çok iyi tarihçiler çıkarması, Türkün Türke propagandası kadar Türkün dünyaya propagandasını yapabilecek ilim adamları yetiştirmesi gerekir; ama dağı taşı Türk görme hastalığından da artık kurtulmalıdır.

D. Ahsen Batur

Makaleler
Tüm Hakları Saklıdır - SELENGE YAYINLARI © 2014      Web Tasarım: Ali Rıza Akoğlu